Kategoriler

21 Ekim 2020 Çarşamba

YILDIZ KUŞLARI

 

YILDIZ KUŞLARI

Bir yıldız kuşunun sırtına

Dolaşıyor ruhum

Allah biliyor ya

Neyi çok sevdiysem

Hep düşümü ona yordum

En çok kızımı özledim

Yıldız kuşları yonttum

 

Bir açılsa kapı

Bir sokağın başında yeniden ben

Beni salsam içimden ben

 

Kediler kovalasa yıldız kuşlarını

Bir şiirde ben varım

Kapılar kapalı

Yaşım otuzu geçti çoktan

Sınırlı kitap hakkım

Dikkat: altını çizmek yasak

Bir şiir defterim var

Defter tutmak yasak

Saklıyorum onlardan ve kendimden

Yakalanırsa bu şiir hiç olmayacak

Ne bu şiir

Ne ben

Ne yıldız kuşları 

4 Ağustos 2018

KANDIRA

14 Ekim 2020 Çarşamba

EYLÜLÜ BEKLE

 

EYLÜLÜ BEKLE

              Ölümün gölgesinde bir sonbahardı mevsim.

              Son telefon görüşmesinde ‘Eylülü bekle’’ demişti karısına Cengiz öğretmen. İşte eylül geldi ve yapraklar yerine insanlar düştü toprağa.

              Son kapalı görüşümüzden sonra Mustafa’yla dört duvarın ortasında beton avluda oturmuştuk. Bir camın ardından da olsa ailelerimizi görmüştük, mutlu olmamız gerekiyordu. Mustafa’nın gözleri doluydu, ne olduğunu sorduğumda ‘abim’ demişti konuşamamıştı. Mustafa’nın abisi de bizim gibi tutukluydu. Bir başka cezaevinde beyin kanaması geçirip hastaneye kaldırıldığını yoğun bakımda olduğunu öğrenmiştik.

              Kapalı görüşün üzerinden bir hafta bile geçmedi. Üzerimizde bir ölüm sessizliği bekledik. Hapishaneye yolu düşenler şunu iyi bilir ki, hapishanede hasta olmak, ciddi bir rahatsızlık geçirmek ölüme biraz daha yakın olmak demek. Çünkü sonraki süreç; daha çok tecrit, açılmayan kapılar, yaklaşan ölüm..

              Bu satırları size 45 aydır tutuklu bulunan bir gazeteci olarak yazıyorum. Her şey insanı terk edebilir, ama göz göze geldiğiniz acılar asla..

              Adıyamanlı öğretmen bir babanın çocukları olarak, Mustafa ve abisi de öğretmen olmuşlardı. Mustafa yine kendisi gibi öğretmen olan eşiyle tutuklanmıştı. Eşi bir yıl sonra bırakılmıştı. Fakat ailede tutuklananlar sadece Mustafa ve eşi değildi. Önce yengesi Hatice öğretmeni tutukladılar, 16 ay sonra serbest bıraktılar. Ama çok geçmeden abisi Cengiz öğretmeni tutukladılar.

              Cengiz Karakurt 41 yaşındaydı. Öğretmendi. 15 Temmuz'dan sonra başlayan cadı avında yaşamı alt üst edilen kişilerden biriydi. İki çocuk babasıydı. Tutuklandığında kızı Behice 5, oğlu Celalettin 11 yaşındaydı. Eşi Hatice öğretmen ondan önce tutuklanmış 6 yıl 3 ay ceza verilerek tahliye edilmişti. Ortada bir yuvaları bile kalmamıştı. ‘Eşyalarını ablamın evimin bir odasına koyup kilitlemişlerdi.’’ diyor Mustafa.  ‘’Ayrı illerde ayrı hapishanelerde olduğumuz için yıllardır birbirimizi görmüyorduk. Telefonla görüşürsek çocuklarımızı arayamıyorduk. Bu yüzden telefonla da görüşemedik. Keşke son mektubunu bu kadar bekletmeseydim, hemen cevap yazsaydım.’’ diyor ardından.

              Cengiz öğretmenin kalp rahatsızlığı vardı. Daha önce geçirdiği ameliyatlarda kalp kapakçıkları değişmişti. Düzenli olarak doktor kontrolünden geçmesi ve ilaç kullanması gerekiyordu. Ancak raporları olmasına rağmen, muayeneye bile gerek duyulmadan cezaevinde yatabilir denilerek tutuklanmıştı.

              Son telefon görüşmelerinin birinde eşi Hatice öğretmen ‘artık gelmeni bekliyoruz, geldiğinde yeniden kuracağız yuvamızı’’ demişti. Cengiz öğretmene malum mu olmuştu olacaklar bilmiyorum ama ‘’Boşuna hayal kurma, Eylülü bekle! Eylülde kurtulacağım.’’ demişti. Eylülde yaprakların sararmaya yüz tuttuğu, toprağa kavuştuğu bir mevsimde kurtulmak…

              Korona salgınıyla beraber cezaevlerinde revire çıkmak bile çok zor. Acil ilaçlar dilekçeyle doktora görünmeden talep ediliyor. Doktor muayenesine çıkmak, hastaneye gitmek için çok acil bir durum olması gerekli. Cengiz öğretmen Siirt E tipi cezaevinde koğuşunda kaldırıldığı için hastaneye kaldırıyorlar. Hastanede kalp rahatsızlığına bir de zatürre ekleniyor. Cezaevi dönüşünde 14 günlük karantinaya alınıyor. Ancak bu karantina revir koşullarında bir hastaya uygun bir ortamda değil en ağır hapishane koşullarının olduğu hücrelerde uygulanıyor. Benim de yolum daha önce bir hücreden geçtiği için biliyorum. 2 metrekarelik bir alandan biraz daha geniş, bir mezardan hallice. Henüz yaşayan birinin diri diri mezara gömüldüğü yer. Beton bir avluya bakan pencerelere demir parmaklıkların yanı sıra içinden ancak bir kalemin geçebileceği genişlikte delikleri olan tel örgüler takılmış. Cengiz öğretmen karantina sürecinde tekrar fenalaşıp hastaneye kaldırılıyor. Dönüşte hücrede geçirdiği Allah’tan başka kimseye sesini duyuramayacağı karantina sürecine 14 gün daha ekleniyor.

              Gardiyanlar 14 Eylül günü sabah sayımında henüz hücre kapısından içeri girdiklerinde Cengiz öğretmeni yerde baygın buluyorlar. Hastaneye kaldırılıyor. Ailesi ise bir gün sonra, telefon görüşü gününde aramadığı için cezaevini arayarak hastaneye kaldırıldığını öğreniyor. Haberi alır almaz Diyarbakır’da olan baldızı, Siirt’te kaldırıldığı hastaneye gidiyor. Manzara vahim. Cengiz öğretmen hala etrafında jandarmalar acil serviste bekletiliyor. Apar topar özel bir hastaneye kaldırıyorlar. Teşhis, beyin kanaması!

              Cengiz öğretmen henüz onaylanmış bir cezası bile olmadan, sağlık raporları olduğu halde hapishanede tutulan hasta ve bakıma ihtiyacı olan tutuklulardan biriydi. Kaldırıldığı hastanede muhtemelen yaşama döndürülemeyeceği anlaşıldıktan sonra apar topar tahliye edildi. Komada kaldığı 8 günün ardından 22 Eylül tarihinde vefat etti. Kendi ifadesiyle kurtuldu. Geriye aynı koğuşta kaldığımız Mustafa’ya yazdığı son mektubu kaldı. Mektupta bir fotoğrafta aylar önce bir hapishane açık görüşünde iki çocuğunun arasında duruyor. Behice ve Celallettin de babaları tutuklandıktan sonra 3 yaş daha büyüdüler. Bu acı ölüm haberinden sonra çok daha büyümüş olmalılar.

    Son mektubunda kardeşi Mustafa’ya şöyle diyordu:

              ‘’…. Moralim yerinde daha önce yengen içerdeyken, çocuklar için üzülüyordum. Şimdi çok şükür anneleri çocuklarının yanında. Bu yüzden rahatım. Bir de yengen 16 ay yattıktan sonra ben girmeseydim içime dert olurdu. Allah’tan hayırlısını diliyorum. Beşer zulmeder, kader adalet eder. Önemli olan bizim kendi muhasebemizi yapmamız..’’

              Cengiz öğretmen yaklaşık 3 yıl kalabalık koğuşlarda, ıssız hücrelerde, hasta haliyle uzun uzun yaptı. ‘’Eylülde kurtuldu.’’ Ama kalanlar için hayat kolay olmayacak. 6 yıl 3 ay ceza verilen eşinin dosyası Yargıtay’da. Dosya onanırsa yetim kalan çocuklar yine annesiz kalacaklar.

              Bir hapishane köşesindeyiz. Mustafa abisini anlatırken gözleri doluyor. Ona belli etmeden anlattıklarını okuduğum kitabın arasına ufak tefek notlar olarak yazıyorum. Hitler ve Stalin totalitarizmine karşı yazılmış metinlerden oluşan Czeslaw Milosz’un Tutsak Edilmiş Akıl’ının arasına. Bu bir tesadüf olabilir mi? Totalitarizmin ilk örneklerinden çok mu farklı şimdi?

              Dünden bugüne ne değişti?

              Tutsak edilmiş akıl, tutsak edilmiş insan, tutsak edilmiş masumiyet.. Tutsak edilmiş vicdan..

              Tüm bu yazılanlar ne işe yarayacak bilmiyorum. Belki, belki, belki, hala aralarda bir yerlerde sönmemiş bir vicdan vardır. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi, ‘’ Bu lanet olası iş bittiğinde, son ateşler söndüğünde, nefretler yorgun düştüğünde, hatta bellek uykuya daldığında, çekilen acılar uzakmış gibi göründüğünde … ‘Belki…


Hamza GÜNERİGÖK

Eylül/ 2020 

Osmaniye 1 nolu T tipi kapalı cezaevi 


12 Ekim 2020 Pazartesi

HUKUK, O ESKİ ÖRÜMCEK AĞI

 

HUKUK, O ESKİ ÖRÜMCEK AĞI

Altı ay sonra kızımı kirli, buğulu bir hapishane camının arkasından görüyorum. Tam da evlilik yıl dönümümüzde bir kızımız olacağını öğrenip sevinmiştik. Kızım annesinin karnında bir umut olarak büyüyor, henüz dünyanın ne ürkütücü uğultularla ne korkutucu zulümlerle dolu olduğunu bilmeden.

Basın kartlarımız sorgusuz sualsiz iptal edilmiş, bir gece yarısı KHK’sıyla işlerimizden atılmıştık. Ama umudumuzu diri tutuyorduk. ‘’Yanlış hesap Bağdat’tan dönerdi.’’ Bağdat o eski Bağdat değildi kuşkusuz. Harun Reşid’in masallarda tebdil-i kıyafet halkının arasında dolaştığı barış kenti hiç değildi. Fakat bir darbı meselin ötesinde anlam yüklüydü bu söz. Öyle olmadı, yanlış hesap hiçbir dönemeçten dönmedi. Ha bire oydu açtığı yaraları.

Kızım doğduğunda çoktan tutuklanmış bir hapishaneden başka bir hapishaneye ellerim kelepçeli sürülüyordum. Dördüncü yaşına adım atan kızımı şimdi 6 ay sonra bir kapalı görüş camının arkasından görüyorum. Ürkerek annesinin arkasına sığınıyor. Utanıyor, fotoğraflarından baba diye tanıdığı kişi şimdi dokunamadığı bir yakınlıkta bir camın arkasından ona bakıyor. Çocuklar da artık hapishanelerde kavuşmanın sınırlı zamanlar olduğunu, birazdan bir gardiyanın gelip onları dışarı çıkaracaklarını biliyorlar. Bana ulaşmak, yanıma gelmek istiyor kızım. Elini uzatıyor: Cam! Tutup sarılmak istiyorum kızıma; aramızda geçit vermeyen koca bir cam! Camın diğer tarafında kızım kanatlarını cama çarpıp her defasında geri düşen bir serçe telaşıyla yüzüme bakıyor. Yüzünde kendisi kadar küçük bir maske ve çaresizlik. Korona salgını nedeniyle, ayda bir 45 dakika yapabildiğimiz açık görüşlerimizde yok artık. Pes ediyor, uzatılan ahizeye de tek kelime etmeden oturup kalkıyor görüş camının önündeki pervaza.

Çaresizlik!

Bir camın arkasında tutsak edilmiş baba ne yapabilir kızı için? Camı buğulandırıp bir kalp çiziyorum. Bir camın arkasında da olsa onun için atan bir kalp olduğunu bilmesi için. Camın önünde yeniden ayağa kalkıp ışıl ışıl gözlerler önündeki kalbe tebessümle bakıyor. İşte beni daha aylarca hatta yıllarca ayakta tutabilecek tebessüm bu. Bir serçe tedirginliği ile yüreği çarpan kızımın tebessümü.. parmak uçlarını camın üzerinde dolaştırıyor. Kirli, buğulu bir hapishane camına, sevdiklerimize dokunurcasına dokunuyoruz. Fazlası yok! Fazlası yasak! Önümüzde gittikçe silinen kalbe bakıyoruz. Ve hala ilk günkü kadar dünyayı sevginin kurtaracağına inanıyorum. İnanmalı mıyım? Bu, böyle daha ne kadar sürebilir?

Görüş bitiyor, bir daha birbirimizi ne zaman görebileceğimizi, bir sonraki görüşün ne zaman olacağını bilmeden ayrılıyoruz. Kızım muhtemelen bir sonraki görüşe kadar bir kapalı görüş camına parmak ucuyla çizilmiş bir kalple hatırlayacak beni.

******

Koğuşa gelirken kadınlar kısmının koridorundan geçiyoruz. Sımsıkı kapalı bir koğuşun demirden kapısının arkasında bir çocuk sesi..’’Kapıyı aç, kapıyı aç!’’ diye bağırıyor küçük bir çocuk. Minik avucunun içiyle kapıya vurduğunu duyuyorum sonra. Annesiyle beraber bir hapishane kapısının arkasına kitlenmiş bir çocuk. Yeryüzündeki hangi suç, hangi günah bir annenin çocuğuyla beraber bir kapının ardında tutulmasını haklı kılabilir ki? Hızla geçiyoruz koridordan, çocuğun haykırışı bir bıçak kadar keskin! Keşke diyorum, yeryüzünde tüm kapılar yıkılsa. 

Koğuşa döndüğümde bir bankada hesap açtırıp bir  sendikaya üye olduğu için 3 yıldır tutuklu olan bir koğuş arkadaşım şimdi beş yaşında oğlunun sitemini anlatıyor. ‘’Anne, bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum babam yine gelmiyor. Ya da bir başka seferinde; ‘’her yerde aradım, babamı yine bulamadım.’’

Aramak! Bekleyiş! Çocukların çaresiz bekleyişi!

Görüş sonrası, üzeri bile tel örgülerle kapatılmış, daracık gri beton avluda oturuyoruz. Mustafa hocanın gözleri dolu. Bir görüş sonrası hüznünden daha büyük bir şey bu. ‘’Ne oldu?’’ diyorum. ‘’Abim’’ diyor, boğazı düğümlenerek. Mustafa’nın abisi de onun gibi öğretmen, bir başka memleket hapishanesinde yaklaşık 3 yıldır tutuklu ve kronik kalp hastası. Kalp kapakçıkları daha önce değiştiği halde muayene bile edilmeden cezaevinde yatabilir raporu verilerek tutuklanmış. Anlatmaya devam ediyor. Her ay düzenli olarak doktor kontrolünde ilacının ayarlanması gereken abisi, korona salgınının yayılmasıyla 6 aydır kontrole götürülmemiş. En son koğuşta fenalaştığı için hastaneye kaldırılmış. Kalp rahatsızlığına bir de zatürre eklenmiş. Hastane dönüşünde ise en ağır hapishane koşullarının olduğu bir hücreye kapatılmış. 14 günlük karantina.. ‘’Geçen hafta sabah sayımında gardiyanlar abimi yerde baygın bulmuşlar.’’ Diyor. Doktorlar beyin kanaması geçirdiğini söylüyorlar. Mustafa’nın abisi şu an yoğun bakımda, bilinci kapalı ve tedaviye cevap vermiyor.

Aynı acıyla hep beraber susuyoruz. Ölüm sessizliği!

Salgın nedeniyle gazeteler bir gün geç veriliyor. Günün yani dünün gazetesine bakıyorum. Kelepçelenerek adliyeye götürülen bir grup kadının haberi kapkara puntolarla ‘’örgütün ablalarına neşter’’ başlığıyla veriliyor. Henüz neyle suçlandıkları belli olmadan, henüz hakim karşısına çıkmadan, henüz yargılanmadan, bunlara ihtiyaç bile duyulmadan bir grup kadın, medyanın ve propagandanın diliyle suçlu, terörist ilan edilerek haklarında katı bir hükme varılarak götürülüyor. Gazetenin kapkara puntolu haberinin yanında bir köşe yazarı(!) kendini şarkılara verdiğini, günü caz dinleyerek geçirdiğini söylüyor. Sıraladığı şarkılara bir de günü Paul Mccartney &Wings’in  ‘’Silly love Songs’’uyla bitireceğini de ekliyor. Tebrikler doğrusu, insan kulaklarını ve gözlerini başka ne türlü tıkayabilir bilmiyorum. Ne kadar tuhaf bir tablo! Doktrinin suçlu kılarak hapishanelere doğru götürüldüğü kadınlar, yani onlarla beraber çocuklar, yani onlardan sonra ıssız bir çöle dönüşecek evlerde başka çocuklar fonda ise köşe yazarımızın müthiş duyarlılığıyla(!) müthiş önerisi(!)  Silly love songs .. Türkçesiyle; Aptal Aşk Şarkıları…

Neşter! Ve müthiş körlük!

Bir savaş sonrası enkazından çıkan hikayeler gibi nereye dönsem acı bir manzara. Kelepçelenmiş kadınlar, babalar, kavuşamayan ve beklemeyi öğrenen çocuklar. Bir türlü bitmeyen mahkemelerde gittikçe derinleşen acılar. İnsanın sevdiklerini göremediği, onlara dokunamadığı, gökyüzüne bile tel örgüler çekilmiş tutsaklık günleri..

***********

              Bu enkazın ortasında kendimden bahsetmekten utanıyorum. 45 aydır hiçbir somut gerekçe gösterilmeden tutukluyum. Yerel mahkemenin verdiği ceza süresi dolduğu halde, tahliye edilmiyorum. Gerekçe henüz onaylanmış bir cezamın bile olmaması. Ne hükümlü, ne tutuklu, bir tür rehin alınma hali.. Ve maalesef bu durumda olan tek kişi de değilim.

              Şayet bu, hukuk diye dayatılıyorsa buna isyan ediyorum. Doktrin kendi adına işlenen suçları haklı göstermeye ve yine doktrinin kendi çıkarları uğruna istediği kişiyi suçlu ve terörist ilan etme barbarlığına isyan ediyorum.

              Adorno ‘’gözümüzdeki kıymık en  iyi büyüteçtir’’ derken haklıydı. Sözde aydının ve propaganda aracına dönüşmüş medyanın modern köleleri olan gazetecilerinin hukuksuzluklarının boyutunu anlamasını beklemiyorum artık. Hukuksuzluk dönemlerinde yolu siyasallaşan mahkemelerden ve hapishane koridorlarından geçmeyenler kendi büyüteçlerinden yoksunlar.

              Şu da kayıtlara geçmeli! Beklediklerimizin biz diri diri mezarlara gömülürken dönüp bakmamaları karşısında üzgünüm. Duvarlara geçen binlerce gün kadar üzgünüm.

              Ve bu satırlar sözün tesirinin olmadığı bir çağda beklentisizlik içinde yazılıyor. Söylemek istediğim hukukun hala o eski, sizin de bildiğiniz, örümcek ağı olduğu. Zayıfın takılıp kaldığı, güçlünün yani muktedirin delip geçtiği ağ…

              Bir gün hukuk, vicdan bu topraklara geri gelecekse kesilen başın benim olmasına razıyım. Ama çocuklar, ama kadınlar, ah çocuklar… Hepsi bu!

Osmaniye 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi

Hamza  GÜNERİGÖK