Kategoriler

13 Mart 2016 Pazar

ŞİİR DÜŞTÜ DÜŞECEK Mİ?


Hayriye Ünal: Biz edebiyatta, iletişimde, gündelik hayatta niçin terminoloji sorunu yaşıyoruz. Terimler bir türlü oturmuyor. Biri a diyor onun a dediği şeyden öteki b anlıyor. Dili, Türkçeyi kullanma şeklimiz hakkında görüşleriniz nelerdir?
Şiirinizin diline dair özel çalışmalar yapıyor musunuz? Ne gibi?


Hamza Günerigök: Dünya gittikçe karmaşık bir hâl alıyor. Bunu sadece terminoloji ve ifade unsurlarının çeşitlenmesi anlamında söylemiyorum. İnsanların birbirini anlayamayacağı kadar karmaşık süreçler yaşıyoruz. Sosyolojik bir değerlendirme yapmak niyetinde değilim. Bir ülkeye sığınan bir mülteciyi bir insan acıyarak sahiplenebildiği gibi bir diğeri çelme takıp düşürebiliyor. Şimdi temel insanî tavırların bile aynı olay ve nesneler karşısında değişkenlik gösterdiği bir dünyada “terminoloji” konusunda sorun yaşamak, birinin a dediğini ötekinin b anlaması zannediyorum çok şaşılacak bir durum değil.
Dilin kendine ait bir paradigması var. Her şeyin hızla ilerleyip değişim gösterdiği bir dünyada dilin paradigması bu yeni (aslında beklendiği hâlde beklenmedik) durum karşısında yaşamı, bireyin çıkmazlarını ifade edecek terim ve kavramları tanımlamak için yetersiz kalabiliyor. Sana gönderdiğim son şiirde “bir hız tüketiyor bizi. kaçarak duruyoruz bizi / bizi yani insan soyunun / en son ayak basanı gök boşluğuna” demiştim. Yeni durum için yeni bir kavram arıyoruz. Bu da yeni, anlaşılırlığı sağlayacak terminolojiyi karmaşık hâle getirdi. Şunu da ifade etmek lazım; şiirimizi bugüne kadar getiren birçok kavram ve ifade ya yıprandı ya eskidi ya da işlevselliğini yitirdi. Dili yenilememiz lazım bu bir geçiş dönemi de olabilir belki de. Bilemiyorum. Ama dilin yenilenebilmesi için de bir duyarlılık yenilemeye ihtiyaç var. Yoksa hızla yalnızlaşan ve duyularını yitiren bireyin acımasızlaşan modern dünya, betonlaşan kentler karşısındaki çelişkileri ve tavırları anlaşılamaz. Toplumdan, yaşamın içinden, somut dünyadan bağımsız kavramlar ortak bir terminoloji kurmak için eksik kalıyor artık. Sartre yokken de varoluşçuluk vardı. Kısacası akımlardan, kuramlardan, terminolojiden çok sokaklar, gerçek hayat, çeşitlilik kazanan iletişim kanalları karşısında bireyin durumu ilgilendiriyor beni.
Sorunun benim dili kullanma şeklimle ilgili kısmına gelince; aslında her şairin, şiirini yaşar kılacak sözcüklerin ve dilin peşinde olduğunu düşünüyorum. Benim çabam da bu. Ama ortada duran bir şiir gerekliliği de var. Şiirin yazılması ve bireyin yaşam karşısındaki tavrının ortaya konulması şiirin dilinden öncelikli bir duruma dönüşebiliyor. Bu bir kaza geçirmiş ve yarı baygın olan birine acil müdahale yapılırken üstünün başının nasıl durduğunun o an için gereksiz bir detay olmasından farksız. Bu elbette kuramsal yaklaşımlardan uzak durmak değil ama şiir söz konusu olduğunda ve ben de yaşamın aktığı nehirde yıkanan bir insansam sezilerimle hareket edebiliyorum. Bunun bir kazanım mı bir eksiklik mi olduğunu düşünecek durumda değilim. Şairin şiirini yaşar kılacak kendi özgün dilini kurma çabası ister istemez kendi retoriğini de kuruyor. Sokakla, kentleşmeyle, yalnızlaşmayla, doğanın tükenişiyle yüz yüze olan insanın çıkmazlarını en iyi şekilde ifade edebilecek dil de gündelik dil olmalı. Necatigil de konuşma dili, gündelik dil, yazı dili ve şiir dilinin farklı olmadığını söylüyor. Bu yüzden şairane olandan uzak durmak “istiyorum”. Şairane olana karşı durmak öncekini dışlayarak bir dil kurmak değil tabii ki. Dilini inşa ederken nesnelere, somut olana dokunabilmeli şair. Rilke’nin dediği gibi görünenin balına talip olmalıyım. Bunu yaparken yalın olmak... Bunu ne kadar başardığımın farkında değilim. Bunu anlamam için kendi şiirime, şiirimin dışından bakabilmeliyim. Şu an ise şiirimin tam ortasındayım. Bunları söylemek şiirin diline dair yaptığım özel çalışma mı? Değil ise şunları da ekleyeyim. Birincil tekil özne dışında şiirde diğer öznenin pek bir etkileyicilik gücü kalmadı. “Ben”in dışında başvurulan özne hamasi ve gerçeklikten uzak kalabiliyor. Şiirin çizdiği çerçeveyi anlatan “ben”im. Dilde bazı tekrarlar anlatımı güçlü kılıyor bana göre. Tekrarlamak günlük dilden uzaklaşmak değil. Şaşkınlık içinde olan bireyin içsel haykırmaları, belki de şizofrenik bir durum. Günceli takip etmeye çalışıyorum. Güncelden kastım hem güncel şiir hem de yaşadıklarımızın bugünü. Şaşkınım, şaşkınlık içinde karşıladığım her yeni duruma yeni bir anlatım aracı arıyorum. Toplum hayatını, gündelik olanı ve modern dünyanın kıskacında olan insanı anlamak için sokağa iniyorum ve durmadan haber takip ediyorum. Galiba işim dolayısıyla haberin içinde olmam da benim için yeni bir dilin imkânlarına erebilecek malzemeyi toplamam için büyük bir nimet.    


Hayriye Ünal: Şiir; insan sayısı arttıkça ve ifade araçları geliştikçe, görsel paylaşımlar, vatsap gruplarıvb. hazır ifade kalıplarıyla yaygınlaşan iletişim sonrası değerinden kaybediyor mu sizce? Bir şeyi şiirle ifade etmek, “şair olma arzusu” olmasa, hâlen değerli bir şey mi sizce?

HamzaGünerigök: Bazı evrensel duygular, her bireyin sadece kendi dönemine aitmiş gibi hissettiği ama her dönemde insanın peşini bırakmayan bir özelliğe sahip. Mesela yalnızlık, sadece çağımıza özgü bir durum değil. İletişim kanallarının durmadan arttığı ve çeşitlendiği bir süreci yaşıyor insanoğlu. Ama sanayi devriminden günümüze bu durum hep kendinden önceki kuşağı şaşırtacak düzeyde gelişerek bugüne geldi. İnsan sayısı da hep arttı, hatta bu ilk insandan bugüne böyle süregeldi. Karşı karşıya olduğumuz problem günümüze ait bir problem değil. Problem olan kısım yeni ortaya çıkan bilginin aynı anda başka yerlerde olabilmesi ve iletişim araçları artarken yalnızlığın azalmıyor olması. Bu iletişim hızı nereye varır? Kestirilmesi güç.
Meseleye önce şiirin araçsallaşması açısından bakmak lazım... Ben şiire hiçbir zaman bir araç gözüyle bakmadım. Şiir benim için durmadan yoğunluk kazanarak genişleyen bir yaşam biçimi. Görsel paylaşımların yapılabilmesi şiirde deneysel yaklaşımlara zenginlik sunabilir. Ama ifade araçlarıyla şiir olanın daha çok insana ulaşabilmesi şiire bir değer katmaz. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Turgut Uyar, Fethi Naci tarafından yapılan bir söyleşide İkinci Yeni diye bilinen şiirin okur tarafından fark edildiğini ve “okur sayısını azaltacak kadar güçlü” olduğunu söylüyor. Haksız da değil. Şiir kalabalıkla organik bağını bir şekilde koparmayı başarmış küçük bir zümrenin yanındadır. Bu anlamda gelişen ifade araçları deneysel yaklaşımlara ancak malzeme taşıyabilir. Şiire nitelik katmaz.
Bir şeyi şiirle ifade etmede bir süreklilik yoksa şiir için bir anlamı da yoktur bana göre. Yine Rilke gibi söyleyecek olursam sanıldığı gibi mısralar duyguların değil yaşanmış olanın verimidir. Şiirsel bir taşkınlıkla ortaya çıkan olsa olsa histir, şiir değil. Şu da bir gerçek; şairlik, “şair olma arzusuyla” başlıyor zaten. Ama söylenenin şiir, söyleyenin şair olması, bireyin şair olmanın verdiği kaotik durumu fark etmesi ve [bilinçli olarak] bu kaotik durumu kabullenmesiyle mümkün.

Hayriye Ünal: Neden-sonuç ilişkileri sanki edebiyatın problemi değilmiş gibi algılanıyor. Edebiyatın sorunlarına kafa yorarken bir sistem, bir teori gerekmiyormuş gibi düşünülmekte. Şiir akılla ilgili değilmiş gibi yaygın bir kanaat var. Akıl-duygu akıl-kalp vb. ayrıştırmalar sizce niye var?

HamzaGünerigök: Kim böyle algılıyor? Şiir duygusal olandan daha çok düşünsel bir çabanın verimi. Şairin sezileri önemli; ama teorisiz şiir inşa etmek havanda su dövmekten, dama merdivensiz çıkmaya çalışmaktan farksız bir durum. Deli saçması. Herkes bir şekilde kendi teorisini inşa ediyor. Teorisizliği savunmak bile böyle bir pratiği doğurur. Düşülen hata bana göre şurada; şairin kendinden sonra bir kuram bırakma çabası. Bu yanlış, o zaman şair değil kuramcı olunur. Şairden ve şairin kuramından sonra kalması gereken şiirdir. Kuram bilim gibi eskir, eklektik olarak farklılaşır. Baudleaire, Poe, Valéry gibi şairlerin kuramları çoktan eskidi. Asıl olan şiirdir, kuramın şiire nüfuz etmesidir.  
           
Hayriye Ünal: Türlerin tanımlanışı ve türleri birbirinden ayıran sınırların belirsizliği üzerine postmodern kafa karışıklığı eklendi. Kullandığımız aygıtlar, araçlar değişti. Daha komplike araçlar kullanıyoruz. Bunun gündelik yaşama pratik faydaları var şüphesiz, fakat “biri şu dağınıklığı toplasa” hissi var, yok mu? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?          

HamzaGünerigök: Postmodern kafa karışıklığının getirdiği nimetlerden biri, bir işaretler sistemi olarak dilin yeni değerlendirmelere müsait bir biçimde kullanılabilmesi. Ortaya konan metin bir döngü içinde tamama ermeden devinim gösteriyor.  Şiirsel olandan ve lirik coşkunluktan uzak durma kaygısı şiiri biçim ve anlam itibariyle yeni ve karmaşık bir türe yaklaştırdı. Kaldı ki bana göre her şiirin mutlaka iyi kötü bir öyküsü vardır. Şiirde de bir anlatıcı pekâlâ mümkün... Bu anlatıcı teatral metinlerden rol ve biçim de çalabilir. Son şiirime bakılırsa ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Zaman zaman şiirin geçirdiği bu eklektik değişimler şiirin sınırlarının ihlal edildiği anlamına gelmez. Türler arasında geçişkenlik sağlamak, yeni ifade araçları oluşturmak iyi bir fırsat da olabilir. Bırakalım sınırlar biraz karışsın. Zaten insanı dar bir alana hapseden de sınırlar değil mi? Mevzu dağınıklık ise toplum arasında yaygın bir ifadeyle söyleyeyim. “Bırak dağınık kalsın.”

Hayriye Ünal: Bugün şiirimizin en belirgin sorunu sizce nedir?

HamzaGünerigök: Öncelikle bir eleştirmen problemi yaşadığımız ortada. Dergilerde esaslı eleştiri yapmaya çalışanların sayısı yok denecek kadar az. Eleştirmenden kastım bir şairin bir başka şair hakkındaki değerlendirme yapması değil. Eleştiriyi bir tür olarak dert edinmiş ve şiirimizin gelişimi için bu işe kafa yoran kişiyi kast ediyorum. Nitelikli eleştirmen genç şairinin kendi şiir serüveninde yol almasını sağlayabilir. Bu eksiklik genç şairleri bazı dergi ortamlarına yayınevlerine kanalize ediyor. Ortamlara dâhil olma kaygısı yeni bir şiir açılımını henüz yolun başındayken bastırmış oluyor. Onlar gibi olmak, onlar gibi yazmak kaygısı 2010 kuşağının en büyük çıkmazı galiba. Bu yüzden bizim diyebileceğimiz bir kuşağı arıyorum. Ortalıkta görebildiğim çok ama çok sayıda arkadaş var. Bu belirgin bir sorun. Bir birliktelikten söz etmek mümkün değil. 2000 kuşağı da bireysel çabalarla vardı. O birikimin bugün beslenebildiğini söylemek güç. Önceki kuşaklardan bazı isimler etrafına topladıkları gençlerle sağa sola saldırıyor. Bu zaman zaman dillendirilen bir çetecilik... Onlar gibiysen yaşamayı hak edersin, değilsen vur abalıya.
Edebiyat bir mücadele alanı olsa da edebiyatın hep ruhları teskin eden bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. En çetin savaş dönemlerinde bile ortaya konan edebi metinlerde insanı umutlandıran kırıntılar vardır. Vercors’un“Susan Deniz”ini hep böyle bir umut duyumsayarak okumuştum. Keşke bu dönemi de edebi metinler üzerinden konuşsak ama yok. İnsanlar edebi ürünler üzerinden değil; bireysel saplantılar, politik hırslar üzerinden saldırıyor birbirine. Atlar tepişmiş şiir ayaklar altında kalmış kime ne? Bu durumu henüz uzaktan izleyen biri olarak zaman zaman bir adım geriye doğru gitmek istediğimi itiraf etmeliyim. Şimdilik sadece dışında kalmak istiyorum bu bireysel hırsların. Bir de tabii sosyal medya var. İnsanlar tweet atarak ve etrafında topladığı insanlardan birkaç RT alarak edebiyat tarihine tutunmaya çalışıyor. Bu trajik bir durum... Ama beni rahatsız eden bir başka problemse özellikle genç şairlerin hiç yoktan elde ettikleri ifade vasıtalarıyla çok üst perdeden atıp tutmaları. Biraz tevazu ya hu… “Şiir” sorunundan önce “şair” sorununu halledebilirsek işimiz daha kolay.
Eleştirinin yeni ürünleri beslediği, şairin sırtını patrona dayamadığı, insanların birbirini anlamak için birazcık da olsun çaba gösterdikleri bir dönem düşlüyorum. Gelir mi? Umutsuz değilim. Umutsuzluk kavramını sevmiyorum.        

Hayriye Ünal:Ortamdaki ayak oyunları, çetecilik konusuna değinmek istiyorum. Şiir tarihi düşüncesi, şairleri şiir düşüncesinden nasıl uzaklaştırıyor? Peşinen “tarihe kalma arzusu”nun bir başına ayıp olmadığını düşünüyorum. Bir davranış bozukluğu ürettiği ve şiir eleştirisinde samimiyetsizliği kural hâline getirdiği için konuşulmaya değer belki. Dergi editörlerinin şair seçimlerinden, kitap basma konusunda yayınevlerinde genç şairlerin yaşadıkları zorluklara kadar her şey şairin şiirdeki istikametini etkiliyor. Genç şair, ona iç sesinin buyurduğunu mu, dış dünyanın buyurduğunu mu yapıyor? Şiirde ilerlemek istediği yolu, bir takım ortamlara dahil olma adına sürdüremediği, şiir tarzını bile koruyamadığını söylemek bile mümkün. Burada genel anlamda şairin “olduğu gibi olma özgürlüğü”nü kısıtlayan büyük mekanizmalar söz konusu olduğu kadar, şairin “kabul edilme arzusu” da söz konusu. Daha genç yaşta teslim olunan bir konformizm, sürü mantığıyla hareket etmek, kirli rekabet yapmak… kaynağı ne olursa olsun, nasıl o şiirde bir başkaldırının önüne geçmez, nasıl muhalif bir tavrı sağlayabilir? Eleştiri de güdümleniyor böyle bakınca. Ve tabii yaşlı şairlerin çeşitli kurum, yayınevi, etkinlik vb. belirleyici konumları varken genç şairin izleyeceği yol “çaresizlikler”le dolu diyebiliriz. Bu durumlara karşı, siz n’apmaktasınız? Neyi isteyip de yapamıyorsunuz? Neleri nasıl aşabiliyorsunuz?

HamzaGünerigök: Hayriye sen durumu soruda ortaya koymuşsun zaten. Ama bu kadar da karamsar olma lütfen. Genç şairin çaresizlikten kurtulabilmesi için gençliğin verdiği enerjiyi ve ancak gençliğin ortaya koyabileceği özgünlük gücünü fark etmesi lazım. 2010 kuşağı henüz bunun farkında değil. Gelişen internet ağlarının, sosyal medyanın, tüketime dayalı oluşturduğu şokun etkisi altında... Ama inanıyorum bu şoku bir şekilde atlatıp kendi kimliğini yazınsal türlere yansıtacaktır. Edebî ortamlar insanların kendi mecralarında gelişim gösterdiği ürün ortaya koyduğu ortamlardan ziyade eleman devşirme kampları gibi çalışıyor. Bu durum karşısında yaptığım; gruplaşmış, saldırganlaşmış, üründen çok kişiyi önceleyen ortamlardan uzak durmaya çalışıyorum. Bazı isimlerin sadece edebi anlamda ortaya koyduğu ürünlerine odaklanıyorum. Kişileri ve tartışma üsluplarını bir şekilde görmezden gelmeye çalışıyorum. Geçmiş birikimin günümüze ulaşıncaya kadar geçirdiği dönüşümü anlamaya çalışıyorum. 

Hayriye Ünal: Peki, Hamza. Genel anlamda umutsuz olmadığını söylüyorsun, ben de karamsarım haklısın amasen de sosyal medyanda tadı kaçmış bir dünyadan gitmekle ilgili isteğini belirtiyorsun. Şiirlerinde de ilerleme, kentleşme eleştirileri sıklıkla yer alıyor. Mutsuz bir özneyi sezdiriyor bu bize. Dünyada mukim ve dünyanın (ve dünya nimetlerinin) kullanıcılarından biri de sensin. Şair kimliğin sana bu itiraz haklarını verirken, kullanıcı olarak yaşamın sürüyor. Bu doğrultuda sana şu sorularım var: Şiir hayatla sınanmama lüksüne sahip midir? Eleştirel duruş, bir şairin kimliğini oluştururken neleri kapsayabilir? Sözün ne tür bir yaptırımı vardır?

Hamza Günerigök: Bahsettiğin iletide “Tadı kaçmış bir dünyada yaşıyoruz. Neyse ki hepimiz gideceğiz buralardan.” demiştim. Biraz pes edip geri çekilen bir tavrı yansıtıyor. Bunu son zamanlarda sıkça acısını duyumsadığımız göçmen trajedisi karşısında yazmıştım. Kendi başlatmadıkları ve başladığı zaman henüz dünyada olmadıkları bir savaşın bedelini çocuklar derin sularda boğularak ve cansız, küçük bedenleri kıyılara bir balık gibi vurarak ödüyor. Acı hep vardı; ama şimdi daha yoğun, geniş bir coğrafyada ve daha gereksiz nedenlerle var. Acıdan daha trajedik olansa diğer insanların, acıya kapılmış insanları büyük bir soğukkanlılıkla kurgusal bir metne bakıyor gibi izlemeleri.
Kendi adıma beni yazmaya iten; insancıl olandan hızla uzaklaşarak mekanikleşmemiz... Robotlar modern dünyada henüz insanların yerini alamadı. Ama insanlar gönüllü olarak robotlara biçilen rolü çaldı. Kentleşme eleştirilerimin temelinde bu yatıyor. Hızla yeşilin ve doğanın tükenişi, hızla insanın biçim değiştirerek robotlaşmasıyla atbaşı gidiyor.  Evet, bu tablo dünyanın tadının kaçtığının göstergesi… Ama bu tablo karşısında çekip gitmeye sığınmak aşırı romantizmden ileriye gidememektir. Sosyal medyada yazdığımın aksine şair; kalan, gitmeden direnendir. Yine klasik konusu, bizi hep kurtarmaya çalışan Amerikalıların dünyayı kurtarmaya çalıştığı bir filmde izlemiştim. Filmde bazı bilim adamları ve yine bazı politikacılar dışında dünyanın sonunun geldiğini Maya medeniyetinin öngörüsüne göre önceden anlayan bir radyocu var. Herkes gibi kaçmak yerine kalıp bir tepeye çıkarak kıyameti tüm çıplaklığıyla henüz yıkımın ulaşmadığı yerler için anlatmaya kararlı. Bu yıkım nerden başlayacak diye bağlanan bir dinleyicisine “böyle bir şey ancak Hollywood’da başlayabilir” deyip alttan alta subliminal mesajlar da veriyor. O başka… “Ben Charlie Frost, pek yakın bir tarihte dünya üzerindeki en büyük faal yanardağ olacak Yellowstone millî parkından canlı yayınla sizlerleyim.” diyerek bir de artistlik yapıyor.  Ama bu çılgın adamın duruşu önemli, felaket bulunduğu yeri yok edinceye kadar yayınını sürdürüyor. Bir spor müsabakası tabiriyle bu bir alan savunmasıdır. Bu tabloyu dinleyicilerine de aktardığı için üzerine gelen felaketi kollarını açıp gülümseyerek karşılıyor. Şairin de durduramazsa bile acıya, kentleşmeye, yozlaşmaya, yıkıma karşı duruşu budur. Bu olmalıdır. Bu, şairin hayatla sınanma karşısındaki duruşudur.
Eleştirel duruşun sınırları ise şairin sanat dünyasının sınırlarının ulaştığı tüm alandır. Bu, gerçekten beslenen ve kimi zaman hayalle ifade edilebilecek izafi bir dünyadır. Los Angeles’ta yaşayan bir yapımcıdan dinlemiştim. Hollywood için “burada hayal kurabildiğin ölçüde kazanırsın” demişti. Sözün de dilin paradigması içinde geniş bir eylem alanı var. Ama sözün yaptırımı ise sadece sözün etki alanına talip olan için söz konusudur. Biz yine de son sözü Yunusça diyelim:
“söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz”

Hayriye Ünal: Şiirin bugünkü hızlı dünyada önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu noktada “edebiyat yapmadan” gerçek bir fikre ihtiyacım var. Çok önemli olmak ve önemsizleşmek arasında salınıyor şiir. Herhangi bir suçlu aramıyorum. Bireysel olarak sizin dünyanızda şiir niçin önemli? Veya öyle mi? Burada olduğunuza göre önemli. Niçin?

HamzaGünerigök: Dünya büyüyüp hızlandıkça biz küçülüyor ve dünyanın hızına yetişmeye çalışıyoruz. Meseleye sadece şiir tekelinden bakmadan şunu söyleyebilirim. Her edebi araç bu hızdan kopmamak ve hızlanan dünyanın hızıyla savrulmamak için tutunulan can simidi… Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” öyküsünden küçük bir alıntı yapayım. Şöyle diyor: “Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” Öncelikle deli olmamak için yazıyoruz galiba. Çünkü edebiyat hayata tutunabilmek etrafımızdaki nesneleri anlamlandırmak toplumsal olana dokunmak için erişimi kolay bir araç. Neden şiir kısmına gelince; bir ifade biçimi ararken yanı başımda ilk şiiri buldum. Şiirin içine girmenin daha kolay olacağını, kendimi pratik anlamda daha iyi ifade edebileceğimi, ellerimin ulaşamadığı yerlere şiirin daha kolay ulaşacağını düşünmüştüm. Bu düşüncem uzun sürmedi. Yanıldığımı şiirin ilk kapısının araladığımda fark ettim. İçerde art arda açılmayı bekleyen başka kapılar vardı. Hemen çözümleyebileceğim bir tür gibi duran şiir daha kaotik ve çetin çıkmıştı. Şiiri bugün benim için önemli kılan da bu kaotik ve kavgaya müsait ortamda gönüllü olarak duruyor olmam. Ama şiir, hayatımda şurada ya da burada diyemiyorum. Çünkü konumlandırma yapabileceğim böyle münferit bir yer yok. Ailemiz, işimi, kendimize ait bir yaşam alanımız ve dünyayı algılama biçimimiz var. Şiir tüm bunlarla beraber yürüyor. Bir savaşla, kesilen bir zeytin ağacıyla, betonlaşan yeni bir sokakla, haber okurken yeni bir haberle, etrafımda beni etkileyen yeni bir nesneyle karşılaştığımda şiirle düşündüğümü, nesneleri olayları şiirle algıladığımı fark ediyorum. Yani şiir, bir şekilde çıkarıp bir kenara koyamadığım kafamın içinde; benimle beraber yürüyor.     

Hayriye Ünal: Matbuu gereçlerin yerini elektronik gereçlere bırakmasıyla şiire neler olacak? Şiirin gereçlerle ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

HamzaGünerigök: Ben biraz gelenekçiyim galiba. Kindledan kitap okuyamıyorum. Kitap okurken çizmeli, karalamalı, üzerine notlar almalı, gerekirse koparmalı, yırtmalıyım. İnternetten şiir okumak hoşuma gitmiyor. Çabuk yoruluyorum. Şiir matbuu bir gereçten okunmalı bana göre. Yazılarımı ve şiirlerimi de elle yazıyorum önce. Mekanik bilgisayar tuşları yoğunlaşmamı engelliyor. Böyle düşünüyorum. Yine de elektronik gereçler şiirde yeni anlatım kanallarının arandığı bir dönemde deneysel çalışmalara katkı sağlayabilir. Ne gibi? Bilemiyorum. Şiiri geri götürmeyeceği kesin.     

Hayriye Ünal: Şairin kendi acısı ve başkalarının acısı şiirde müşterek bir alanda ne kadar buluşabilir? Dünyadaki tüm zulüm ve kıyımlar karşısında şairane bir sorumluluk hissi taşıyor musunuz? Bunun şiir diline doğrudan girişi –bildiğiniz gibi- çoğu zaman hamaseti doğurur, doğurmuştur da nitekim. Fakat Türk edebiyatçısının makûs talihi “edebî kariyer” için siyasileşmekten geçer. Bu tuzağa düşmeden şiirde insanî müşterek yaratmak konusunda ne düşünüyorsunuz?

HamzaGünerigök: Hayriye soruların çok uzun ve kapsamlı. Soru içinde soru var. Umarım daha geniş bir platformda bu soruları tartışırız. Önce Türk edebiyatçısının makûs talihi dediğin “edebî kariyer için siyasileşmek”ten başlayayım. Bu, günümüze ait bir durum değil. Patronajın bizim sanat geçmişimiz üzerindeki etkisi diğer toplumlardan daha fazla galiba. Patrimonyal toplumlarda sadece edebiyat değil bütün sanat araçları bir şekilde egemen hükümdara, sınıfa, iktidara, baskın siyasi yapıya doğru yol alıyor. Günümüzde patronajın bir talebi olmasa da [kariyerden daha ağır bir ifadeyle] “edebî alanda görünmenin oluşturduğu rant”, şairi ya da edebiyatçıyı siyasileşmenin eşiğine sürüklüyor. Bu tehlikeli bir tuzak…
Şair şiirde kendi kişisel acılarını işlerken dikkatli olmalı; çünkü şiir, şairin bireysel tarihini yansıtan bir belge değildir. Dünyadaki zulüm ve kıyımlar, insanların kutuplaşması ve değer yitimi karşısında elbette içimiz yanıyor. Birkaç gün önce henüz doğmamış bir bebeğin kafasına bir şarapnel parçası isabet ettiği haberini okudum. Bu dünyadaki kirliğin henüz ne olduğunu bile bilmeden hatta bu dünyaya gelmeden bir zulme maruz kalıyor çocuk. Yaşamı şiirle algılayan biri bu kıyımlara elbette bigâne kalamaz. Kalmamalıdır. Bu işin şiirle bakılabilecek yönü. Ama hangi konuda olursa olsun hamaset yapmak şiirin ruhunu kirletiyor. Şair her acıya dokunabilir, bir kuyumcu titizliğiyle; ama acıdan rant elde etmek, acıyı metalaştırarak hamaset yapmak şairin işi değildir. Kaldı ki bu üslup politikacının da işi olmamalı. 
Yeryüzündeki acılar, kıyımlar aşağı yukarı hep vardı. Toplum da nice nesiller eskitti ama hâlâ aynı şeyleri beğeniyor. Çoğunluğun, egemen grubun şairi olmaya niyetlenmiş kişi baştan kaybetmiştir. Sanat; siyasileşerek, kalabalığın nabzına göre enjekte edilen bir ilaç değildir. Olmamalıdır.  Çok geçmişe gitmeye gerek yok, yakın tarihimize bakalım lütfen. Kalabalığın, siyasetin, devletin, resmi ideolojinin şairleri bugün zihin tutuşturacak bir kıvılcımdan bile yoksunlar. Bugün edebî kariyer için siyasileşenleri de emin olun yarın kimse hatırlamayacaktır bile. Asgari müşterek tribünlere dönmeden, rant beklemeden insanî olanı şiir paydasında buluşturmakla mümkün olacaktır.      


(Hece Dergisi, Sayı 227)

Genç Şair Oturumu'n tam metni için Hece 227. sayıya bakılabilir.

5 Kasım 2015 Perşembe

ŞAİR ŞAİR OLUNCA NE DEĞİŞİR DÜNYADA?

Hece 227'de şiir konuştuk. Dosyanın başlığı "Şair Şair Olunca Ne Değişir Dünyada?"
Soruları Hayriye Ünal sordu. Ünal'ın Hece dergisindeki genç şair oturumları bir kitap olma yolunda hızla ilerliyor.
Dosyada kimler mi var? 
Ahmet Sezikli, Cengizhan Genç, Hamza Günerigök, Hasan Bozdaş, Hasan Özlen, Melike Kılıç, Süleyman Sabri...
Güzel olan şu: Genç bir kuşağın fotoğrafı çekiliyor ve hepimiz henüz genç sayılabilecek yaştayız.





Hamza Günerigök: Edebiyat bir mücadele alanı olsa da edebiyatın hep ruhları teskin eden bir yanı olduğunu düşünmüşümdür. En çetin savaş dönemlerinde bile ortaya konan edebi metinlerde insanı umutlandıran kırıntılar vardır. Vercors’un “Susan Deniz”ini hep böyle bir umut duyumsayarak okumuştum. Keşke bu dönemi de edebi metinler üzerinden konuşsak ama yok. İnsanlar edebi ürünler üzerinden değil; bireysel saplantılar, politik hırslar üzerinden saldırıyor birbirine.

Hasan Bozdaş: Bugün sırf yazınsal olduğu ve şiire benzediği halde şiir kategorisine alınmayan eserler dururken, türlerin bu şekilde ortadan kaldırılması postmodern sanatı çok da içime sindirmiyor. Eğer her şeye şiir diyebiliyorsak en iyi şair hiç şiir yazmamış olmasına rağmen Marina Abramović’tir. 


Melike Kılıç: Tefekkür eksikliğinden kaynaklanan tekerrür fazlalığı. Sadece şiirin değil, dâhil olduğumuz ya da olmaya çalıştığımız medeniyetlerle alakalı tüm sosyal ve siyasi araçların sorunu bu.

Süleyman Sabri: Bir şeyleri terk edebilmeyle problemliyim. Kastettiğim nesneden, dünyadan kurtulmak değil onu karşısına alıp itibarsızlaştırabilmek, onunla, ona rağmen, ona meydan okuyarak devam edebilmek. Bu akışta psişenin muhatap olduğu dili nesneyle, bu dünyayla eşleştirirsek “Elahora”nın dili terk etmesi yine “uydurulan”ı, dilin bizatihi bir üretimi olması sebebiyle kendisine cebrettirir. Birtakım imgelerden geçerek son kıtada ulaştığı şair tarafından uçağa toplatılıp beraberinde “yere çakılma” imgesi de bu paradoksu ortaya koyuyor yani “object petit a”.

Cengizhan Genç: İfade araçları geliştikçe şiirin değerini kaybettiğini düşünmüyorum. Neden kaybetsin ki? Gerçekten iyi olan yüzyıl sonra bile olsa hak ettiği değeri muhakkak bulacaktır. Bunun edebiyatımızda da örnekleri var. Hakan Şarkdemir Kahramanın Dönüşü adlı eserinde şöyle der: “…modern epik şairin, sürekli bir biçimde, ‘hakikat’e doğru ya da ‘hakikat’ten doğru ilerleyen bir leitmotifi kolladığını fark ederiz.” Bu leitmotif şiirdeki yerini koruduğu sürece şiirin hangi şartlar altında olursa olsun değerini kaybedeceğine inanmıyorum. Sosyal medyanın ve gelişen teknolojinin şiire şöyle bir kötülüğü olduğunu söyleyebilmek mümkün ama vasat ve vasat altı şiirler yazılıyor ve yazılacak ve dergilerde kendilerine yer bulmaya devam edecekler. Çünkü sıradan okuyucu için içinde edebî söz oyunlarının olmadığı, tek seferde anlaşılabilir mısraların olduğu şiirler okumak daima cazip olarak kalacak. 

Hasan Özlen: Gençler teşvik edileceğine tevkif edilmektedir. Kitabı çıkan birinin şiiri üzerine doğru dürüst bir yazı yazılmamaktadır. Gerekçe kesindir: Şiir ondan önce yazılmış, bitirilmiştir. Söylenmemiş söz kalmamıştır. Umutsuz ve karamsar bir hava hakim. Böyle bir atmosferde dayanmak ve azmetmek çok zor. Peygamber sabrı istiyor bu iş. Kaçıp çok uzaklara gitmek birçok kişinin aklından geçmiyor değil. Ama öyle bir yer yok.

Ahmet Sezikli: Adına Kürdistan dedikleri bir yerde doğmuş olmam (Elaziz) ve doğup büyüdüğüm yerle bağımın olması da beni oraya sürüklemektedir. Kürd meselesinin hâlâ çözülememiş olması canımı sıkan değil, canımı yakan bir durum. Kürdistan Tartışması’nı yazdığımda güzel günlerdeydik. Bugünlerde ise her şey kötüye gidiyor. Bu ülkeye barış yakın bir zamanda gelecektir. Barış geldiğinde bu söylediklerim daha anlamlı ya da daha anlamsız olabilir o gün. Varsın olsun.


(Bu oturumun tam metni Hece dergisinin 227. sayısında yer almaktadır.)



31 Ekim 2015 Cumartesi

ŞEHİR VE ŞİİR

Bursa

Şehirlerimiz geçmişini yitirerek büyüyor. Bir şey başka bir şeye eklenmeden diğerini yıkarak genişliyor. Londra, Roma, Madrid, Viyana, Varşova ne kadar geçmişine tutunmaya çalışıyor ise biz de aynı hızla İstanbul’u ve diğer kentleri geçmişinden koparıyoruz. Kendini yani özünü yitiren bir kent şiire nasıl kılavuzluk edebilir?

Şair özünü ve estetik mahiyetini kaybeden kentlerde bir tehlikeyle yüz yüzedir. Belki de bu yüzden Rilke “sanat yapıları tehlike içinde bulunuyor olmanın ürünleridir” diyor. Tehlike, yığınlaşma ve betonlaşmayla gelen kültür yitimi…

Sanat eserleri ve mimari yapılar, birer ifade vasıtası oldukları kadar toplumsal kimliğe de ayna tutar. Mimari, salt taşları ve betonu bir araya getirmek değil bunu aynı zamanda bilinçle yoğurabilme becerisi. Sadece kendini düşünen bireyin estetik ve ahlaki olma vasfını taşıması beklenemez. “Bencil insanın beğeni duygusu olmaz” diyor I. Kant. Estetikten yoksun ve felsefi olmayan bir şehircilikle yükseliyor binalar. Eski ve yeni mimari arasında gün geçtikçe açılan mesafe ve ortaya çıkan kimliksizlik aydının ve erdemli toplumun eşyaya ve insana olan bakış açısını yeniden sorgulamaya çağırıyor. Eski ve yeni mimari; biri sanat diğeri kitsch…

Görmek, bakmaktan farklı olarak bilişsel bir eylem. Zihnimiz çoğu zaman biz istemesek de durmadan çalışıyor. Kısacası görmek zorundayız binaları, kalabalık caddeleri ve üst üste yığılan beton yapıları… Baudelaire, penceren gördüğü çiğ renkler karşısında “bu renkler gözlerim içim dayanılmaz bir ıstırap kaynağıydı” diyordu. Oysa her gün ağardığında çiğ binalarla yeniden karşılaşıyoruz. Estetik dışı bir forma alışıyoruz sürekli, kurbağa deneyindeki gibi. Zıplamadan ölebilir insan!

Prag
Postmodernist bir şairden mimari ve bu mimarinin kaynaklık ettiği müziğin sesini açmasını beklemek okuyucunun en doğal hakkı. Schelling mimariyi, “donmuş/taşlaşmış müzik” olarak tanımlıyor. Mimari doğası itibariyle bir sukutu barındırsa da sesi ve müziği de duyurur. Yani bu sükûn kadar hareketin de inşası demek.[i] Melodinin, uyumun ve ahengin inşası… Peki ya günümüz mimarisi? Ahenk yerine uyumsuzluk, müzik yerine gürültü inşa ediyor. Bu; gürültüden, betonlaşan ve mekanikleşen modern dünyadan şiirin kanatlarında kaçmayı kaçınılmaz kılıyor. Modern dünya yok oldukça; yani görünür görünmez hale geldikçe unutulan eski dünyaya eski mimariye kapı aralanabilir.

Manchester ve New York’tan sonra yolu İstanbul’a uğrayan John Ash’e kulak verelim.

“İstanbul’da / sık sık yaşanan elektrik kesintileri / hepimizi romantikleştirdi. / Döndük yeniden kaleme ve kağıda, / basit basılı sayfalara / mum ışığında yıkanan, / sustuğu için makinalar / hepimiz başladık kendimizi / Osmanlı, hatta Bizanslı hissetmeye”[ii]

Modern insan ise durmadan doğasını tahrip ediyor. Modernleşirken uygarlık ve doğa kaçınılmaz bir çatışma içinde. Bu çatışmadan ortaya çıkan imar geçmişinden koptukça kimliksiz bir yığına dönüşüyor. Oysa “her doğal şey kesinlikle güzeldir”.[iii] Şairin görünür betonlaşma tehlikesi karşısındaki tepkisi ise kaçınılmaz olarak eskiye ve doğaya özlem:

“evler düş görürse/ bir kıra bir tepeye açılır kapı / bizi betona bağlayan yitirdiğimiz nedir? / toprak ayakları rüzgâr saçları özler”[iv]

Şiiri ve şehri ortak paydada buluşturan, bir söylem olmaları… İkisinin de öznesi insan. Şair söylemi kendi yaşadığı duygular çerçevesinde değerlendirip yorumlar. Şiirin dolaştığı mekânlarda, dokunduğu ve gördüğü mimaride yaşamsal bir iz arayan ve aynı zamanda sosyal bir duyarlılık sahibi olan özneyle karşılaşırız. Schopenhauer’a göre “nesnenin ne kadar bilincindeysek öznenin o kadar bilincinde oluruz”. Sorun ise bugün bilincinde olabildiğimiz nesnelerin estetik formdan uzaklaşarak kitschleşmesi.

Bir üslup yitimi yaşıyoruz. Beş şehirde de Tanpınar İstanbul’dan bahsederken yitirdiklerimizden yakınmaktadır: “Biz şehir fikrini kaybettik. Nerede o eski İstanbul? Haraptı, fakirdi ve biçareydi. Fakat kendine göre bir üslubu vardı.”[v]

John Ash
Batıda şehirler eski fonksiyonlarını yitirse de mimari özelliklerinde, geçmişlerinden kopmadan günümüze uzanıp şiire kaynaklık ediyor. Mimari, postmodernizmin doğuşunun ve modernizm-postmodernizm ilişkisinin izlendiği temel alanlardan biri; hareketleri, renkleri, dekoru ve sonuç olarak binalardan, şehirlerden aldığımız hazzı tekrar yaratır. Eski mimarisiyle şehrin şiire nasıl kaynaklık ettiğine yine Ash’in “Bina” şiirinde bakalım:

“Viyana, Petersburgh, ölü Milet, Anuradhapura ve gururlu Tiganocerta… / Ve bunlar artık merkezi değiller ne yönetimin ne askeri / operasyonların ya da bürokrasinin. Şu an sadece keyfini sürmek için varlar / - gül çalılarının, asmaların ve yasak eğlencelerin mekanı onlar / nazik ve barbar şehirler”[vi]

Şiir ruhsuz mimari, betonlaşma ve kimliksizlik karşısında bir direniş haline dönüşüyor. Şehirlerimizin ise artık ne olduklarına karar vermelerinin vakti geldi geçiyor. Doğulu mu yoksa Batılı mı olduklarına, yeni mi eski olduklarına,  hangi eskinin devamı olduklarına..
.
Artık bizim kadar İstanbullu olan Ash’in İstanbul için çizdiği tabloysa karasızlığın özeti sanki:“İstanbul mütemadiyen olmadık yönü ile yüz yüze gelmektedir. Boşluk, göç, sürekli olamayış. Buna göre ruh hali bir zamanlar imparatorluk geçmişine iyice kök salmış durumdadır ve mimari mirasının varlığını korumaktadır; ama aynı zamanda esen rüzgâr gibi kararsız ve dönektir.”




[i] Cündioğlu, Düccane. Mimarlık ve Felsefe, Kapı Yayınları, İstanbul, 2014  
[ii] Ash, John.  The Anatolikon / Anatolikon, YKY, İstanbul, 1999
[iii] Schopenhauer. Güzelin Metafiziği, Say Yayınları, 2010
[iv] Günerigök, Hamza. “Z9” Şiiri
[v] Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, Dergah yayınları, 2014 
[vi] Kennedy, David. New Relations: The Refashioning of British Poetry 1980-94. Bridgend: Seren-Poetry Wales, 1996.


(Hece Dergisi, Sayı 221)

26 Ekim 2015 Pazartesi

ŞAİRİN ROMANI

“Romanlar ikinci hayatlardır” diyerek başlıyor Orhan Pamuk,Saf ve Düşünceli Romancı'da. Okuduğumuz her romanda bize ait bir iz bulduğumuz ölçüde mutlu oluyoruz. Hayatımızın renkleri, hayal dünyamız, yönelimlerimiz bizi bir romana yaklaştırır yahut ondan uzaklaştırır. Bu en azından biz okurlar için böyledir. Romancıysa romanıyla bir manzara resmeder gibi kendi iç dünyasını, nesneler karşısındaki duruşunu, eşyayı ve durumu algılayışını ortaya koyar. Bu yüzdendir ki Stendhal“yolda gezdirilen bir ayna” olarak niteliyor romanı.
Romancı, yanında taşıdığı aynayla yaşadığı reel dünyanın dışında -içinde demek belki de daha doğru olacak- yeni bir dünya inşa ediyor. Bu dünya, yeni bir biçime kavuşabildiği ve fantastik olabildiği ölçüde sahibini özgür kılıyor. Rilke gibi söylersek, “görünenden” “görünmeyen” damıtılıyor. Romancının yaptığı tabloda yazar ya da kahramanı bir şair ise yazarın fırça darbelerinin arasında şairin varoluşsal kaygılarını görmek pekâlâ mümkün... Wallace Stevens’in dediği gibi “Doğa ve hayal gücü arasında hep bir analoji olmuştur ve belki de şiir bu paralelliğin tuhaf bir boyutudur.”
Şairin Romanı’nda şair Bendag da şiirine damıtabileceği gözlemlerini bir resim öncesi desen çalışır gibi betimliyor. Bendag’ın hep kulak verdiği ustasının bir sözü de zihninde ilk günkü diriliğiyle asılı: “Sözcüklerin aynasına bakmayı bilmeyenlerin yazdığı şiirden ne olacak?”Şairin Romanı’nı önemli kılan nokta da burada… Sözcüklerin aynasında Murathan Mungan’ın şiirinin izleklerini taşıyan bir şiir kılavuzu denilebilir Şairin Romanı için.
Bir şairin tasarlayacağı ütopik dünyayı hep merak etmişimdir. Şairin yaşamak istediği gezegen neresidir? Bir şair nasıl bir ülkeyi yurt edinmek ister? Günümüzde hak ettiği değeri göremeyen şiir, şairin ülkesinde nasıl bir konumdadır?
Adı Yerküre olan bir gezegende, Anakara ülkesinde yaşanılıyor her şey. Campanella’nın Güneş Ülkesi’nde her türlü zanaatın yüceltildiği gibi Anakara’da da gerçek yaşamda bulamadığımız bir ilgiyle kucaklanıyor şiir. Yazarın inşa ettiği Anakara’da herkes şair olmak istiyor; ancak şair olamayanlar başka bir uğraşa yöneliyor. Dünyayı şiirle gören ve hayatı şiirle kurgulayan bir bakış açısı var romanda. Şiirler de hak etikleri yerde kale burçlarında, köşe binalarının yüksek duvarlarında herkesin görüp okuyabildiği gösterişli bayraklarla dalgalanıyor. Romanda şiirler dilden dile dolaşarak ölümsüzlük kazanıyor, kentler şiirle inşa ediliyor ve ölümler de şiir uğruna…
Şair Bendag'ın elli yıl sonra, yüz yaşında döndüğü ülkesine, Anakara'ya ayak basmasıyla başlıyor roman. Bendag Anakara’da son yıllarını şöhretten uzak, bir gölge gibi yaşayarak ve şiir soluyarak geçirmek istemektedir. Bendag, son kez Odragend şehrine, Onüç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’ne katılmak üzere yola koyulur. Bir başka usta şair Moottah da yirmi yıllık inzivadan sonra yanına aldığı Zeey ve Tagan'la şiire ve bilgeliğe dair bir yolculukla Odragend’e gitmektedir. Şiir, bir yolculuk hali ve ruhları sağaltan bir eczaya dönüşüyor romanda süren yolculuk boyunca.
Romanda her karakter, şiirin etrafında dolaşan ve şiire dokunmaya çalışanlara örnek alabileceği bir kimlik sunuyor. Şiirini ispat etmek isteyen herkes önce Şairin Kuyusu’nda sesinin yankısını bulmalıdır. Kuyuya okunan şiirler sahibinin sesiyle dönebiliyorsa artık şairlik kimliği kazanılmıştır. Bendag bilgeliği, şöhretten uzak duruşu, yıllar geçse de ustasından öğrendiklerine bağlılığıyla idealize edilen karakterlerden biridir.  Onüç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’nde yaptığı konuşmayla asker şair Agabu’nun işlediği suçları açıklamak da ona düşer. Gerçek şairin hak ettiği değeri bulması için şiirsel bir adaletle yapar bunu. “Hayatın adaleti var mı, emin değilim, ama şiirsel adalete her zaman inandım” der. Agabu, şiirlerini kıskandığı için genç şair Serhenas’ı öldürmüş, onun şiirleriyle şöhrete kavuşmuş, karısı Zeheyra’yı da bu uğurda öldürmüş ve Şairin Kuyusu’nda sesinin yankısını bulamamıştır.
Yazarın çizdiği bu ütopik ülkenin bir ruhundan bahsedilecekse o da mutlaka şiirdir. Roman, Mungan’ın bir romancıdan ziyade bir şair olduğunun itirafı...
Bir roman olarak kuşkusuz anlatım biçimine, kahramanlara, mekânlara ve olay örgüsüne dair çok şey söylenebilir Şairin Romanı için; ama romanı cazip kılan bir şiir kılavuzu olarak okunabilmesi. Bunu şiirin incelikleriyle, isimlerle, kentlerle, bitkilerle yeni bir dil inşa ederek başarıyor yazar. Bu yüzden neredeyse her karakter şair olarak yer alıyor romanda. Yazara göre “şairlerin ortalığa hâkim olacakları saatler ise herkesin uykuda olduğu saatlerdir. Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar.” Ancak karanlıkla aydınlık arasında hep o ince çizgi vardır. “Şairler karanlık vakitleri kovalasa da ışığı da hep gözetirler. Şiir ışıktan doğar çünkü.”
Şair, sadece gören de değildir. Moottah: “iyi şairler, körlerin kulaklarına sahiptirler. Olmalıdırlar. Toprağı olmak, şair olmaya yetmez; kulağı da olmalıdır bir şairin”diyor romanda.
Yazarın şair kahramanı Moottah’ın ağzından oluşturduğu “çömlek” metaforu da önemlidir. Şiir çömlek gibi anayurdun toprağından yapıldığı halde başka topraklarda, Anakara’nın ve Yerküre’nin her yerinde kullanılabilir olmalıdır. Yalnızca kendi toprağında okunabilir olmak, iyi şiire yetmez.
Murathan Mungan’ın şiir, bilgelik ve incelikle inşa ettiği dünyayı yaşadığımız dünyadan farklı ve ütopik kılan, kentlerin kale burçlarındaki şiir flamalarıyla tanınması, herkesin şair olmayı arzulaması ve şairlerin en üst konumda tutulması. Anakara’yı ve Şairin Dünyası’nı yaşadığımız, gerçek dünyayla aynı kılansa şairlerin şairleri öldürmek için kelimeleri keskin bir kılıç gibi kullanmaları. Bu cinnet hali hep devam edecek. Kim bilir? Belki de şiiri cinnet besliyor.

(Hece Dergisi, Sayı 218)

25 Ekim 2015 Pazar

RİLKE İLE GÖRMEK

Rilke
Yazarları ölümsüz kılan aradan yıllar geçse de okuyucuyla aynı dili konuşmaları. Belki de bu yüzden 19. Yüzyılda Prag’da doğan bir şairde kendi yaşımızı, nesneler karşısındaki bakış açımızı, kendi sesimizi arıyoruz. Pekâlâ, ölmüş bir şair kitaplarımızın sayfalarına dokunarak dolaşabiliyor odamızda. Bu bir dostluktur ve kimi zaman çevirmenlere borçlu olduğumuz bir dostluk. Bir kitap ne kadar yazarının sesini taşıyorsa o kadar da çevirmeninin soluğudur. Ahmet Cemal, Türkiye’de çeviri denilince akla ilk gelen isimlerden biri.  Stefan Zweig’den İngeborg Bachman’a, Franz Kafka’dan Nietzsche’ye,  Geothe’den Rilke’ye birçok isim onun zengin çevirileriyle kültür dünyamıza girip bizden biri oldu. İş Bankası Kültür Yayınları, Ahmet Cemal’in daha önce 1994 yılında çevirisini yaptığı Rainer Maria Rilke’nin Bütün Şiirlerinden Seçmeler’i bu yıl yeniden okuyucuyla buluşturdu. 

Rilke’yi bilenler şunu da bilirler ki Rilke, her okunuşta yeni bir anlam ve yeni bir tat vadeder. O halde Rilke’ye yeniden bakmalı, Rilke ile yeniden görmeli...



1875’te Prag’da başlayan, 1926’da sahibinin cismini ötelere gönderip günümüze kadar güncelliğini koruyan bir görme biçimi denilebilir Rilke için. 4 Aralık günü Prag’da dünyayı görmeye başlıyor Rilke. Yaşadığı 51 yıllık hayat Avrupa’nın durmadan şekillendiği imparatorlukların yıkıldığı, kozmopolit ve geçişken bir kültürün derinden hissedildiği, "düş ve gerçeklik”[i] arasında gidip gelinen bir dönem. Rilke’yi yaşadığı dönemin değişimlerine indirgemek şairin söz ustalığına bir gölge gibi inebilir.

İlk şiir henüz 16 yaşındayken bir Viyana gazetesinde vücut buluyor. Ardından birbirini takip eden ve Duino Şatosu’nda, ağıtlarla taç giyen diğer şiirler. Rilke, ilk şiirinin yayınlanmasından 13 yıl sonra Malte Laurids Brigge'nin Notları'nda genç Malte’nin ağzından neyin şiir olduğunu, şiirin gençliğin tutkularından daha yüksek bir yerde durduğunu anlatıyordu.  Henüz yolun başında şiirin ardından koşan gençlere bir kılavuz oluyor Rilke : “Ah gençken yazılan mısraların değeri nedir ki! Beklemeli bütün bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların sandıkları gibi, duyguların değil (duygu erkenden vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli.”[ii] Yaşamış olmanın verimi için Prag’dan sonra farklı şehirlere uğruyor Rilke’nin yolu. Viyana, Münih, Floransa, Venedik, Paris, Berlin, Moskova, Kurtuba, Kahire bu molasız duraklardan bazıları. Bu duraklarda birçok mekân, birçok insan, birçok nesne, birçok görünen biriktiriyordu şair. Durgun göllere varmak ise sonsuzluğa bırakılıyor. Bu yolculukta adres sorulan isimlerden biri de Hödler’dir. “Hödler İçin” şiirinde: “Yazılmamıştır mola vermemiz, en yakın duraklarda, / gerçekleşen düşlerle yetinmeksizin, sarılır ruh yenilerine, / sonsuzluktadır ancak durgun göllere varmak.” diyen şair bu dünyada en büyük beceriyi düşleri sürdürmekte arıyor.

Rilke’nin yolculukları şiirsel bir varoluşa dönüşüyor. Şiiri ne kadar ödünsüz ise kişiliği de o ölçüde özgür ve hudutsuz.  Önemli çağdaşları var Rilke’nin. Stefan Zweig, Robert Musil, Karl Krous, Hermann Broch, Franz Kafka... Çağdaşı Stefan Zweig anlatıyor: “Zamanımızın zengin ve başarılı şairlerinden hiçbiri, kendini hiçbir yere bağlamayan Rilke kadar özgür değillerdir. Onun ne alışkanlıkları, ne adresi ve aslında ne bir vatanı vardı; İtalya’da, Fransa’da ya da Avusturya’da aynı rahatlıkla yaşayabilirdi ve nerede olduğu hiçbir zaman bilinmezdi. Onunla karşılaşmak hemen her zaman bir rastlantıya bağlıydı.” Bu bir kaçış, aynı zamanda bir arayış.
Malte Laurids Brigge'nin Notları

Rilke, mekanikleşen bir dünyada insanın çevresinin, sokakların, kırların, nesnelerin kısacası tüm görünenlerin farkına varmaya kapı aralıyor. Yazdığı şiirlerle sadece Avrupa edebiyatına değil, bütün dünya edebiyatına mal oldu ve edebiyatta belirgin ayak izleri bıraktı. Bu etkinin en büyük nedenlerinden biri de Rilke'nin şiirlerinin şifrelerini düzyazılarında okuyucuya fısıldaması ve şiirsel üslubunu yazılarında da egemen kılması. Yeniden Malte Laurids Brigge’ye kulak verelim: “Görmeyi öğreniyorum. Bilmiyorum neden, her şey içimde daha derinlere işliyor, her zamankinden daha derinlere. Bir iç dünyam varmış da bilmezmişim. Her şey şimdi oraya gidiyor.”[iii] Görebilmek, görünen ve sıradan olanı büyülü bir dünyaya davet ediyor. Ve ondandır ki “Biz Görünmeyen’in arılarıyız; Görünen’in balını çılgınca devşiririz; onu Görünmeyen’in altın kovanına toplamak için!” diyor. Şiir onun için bir altın kovandır. Şair ise altın kovanın bal arısı… Şairin en büyük özelliği ise istediği çiçeğin özüne ulaşabilecek kadar özgür olmasıdır. Bu bal devşirme yolculuğunda Rilke’nin yanına aldığı “militan yalnızlığım”[iv] dediği azığıdır.

Rilke’nin sahip olduğu görme biçiminde sanatının ölçütünü nesnel dünya oluşturuyor. Çağdaşlarıyla sürekli bir etkileşim içinde olan Rilke’nin ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’in plastik sanatından etkilenerek, nesneye farklı bir bakış açısı kazanması bu nesnel ölçütte belirleyici olmuştur.[v]  Rilke simgesel içeriğinden dolayı şiirlerin dilsel bütünlüğü içinde kavranabilen nesneleri içsel deneyimler şeklinde biçimlendiriyor. Dışsal olgusallığın içsel bir deneyimle sanata, şiire dönüşmesine Duino Ağıtları, Orpheus Soneleri, başka şiir ve yazıları da tanıklık eder.

Ahmet Cemal’in çevirisi, Rilke’nin tüm şiirleri arasından şiirlerin çıkış tarihleri gözetilmeksizin yaptığı bir seçki. Çevirmen Hercai Şiirler adını verdiği ilk bölümde bu şiirleri, “gönlünün çektiğince” bir araya getirdiği notunu düşüyor. Bu bölümde şairin yakınmaları, kaderle, zamanla, yalnızlıkla hesaplaşması vardır. Ölüm ve ölümsüzlük de yine aynı potada eritiliyor. “Kaderdir bu rüzgârın estirdiği; bırakın, gelsin, / gelsin ne varsa tutkulardan ve körü körüne, / ne varsa uğruna yanıp tutuştuğumuz: -gelsin.” “Ey zaman, uzaklaşmaktasın benden şimdi. /  Yaralanıyorum her kanat çırpışınla. / Ama kalınca yalnız, söyle, neye yarar ki, / dudaklarım, gecem ve gündüzüm tek başına?”

Hercai Şiirler bölümünden sonra Duino Ağıtları yer alıyor çeviride. Duino Ağıtları yirminci yüzyılın en büyük edebi eserlerinden biri kabul edilir.  Modern dünyanın insanı olmak sorgulanıyor ağıtlarda. Temeli Adriyatik Kıyısındaki Duino Şatosu’nda denizin uğultusuyla atılıyor; ama bitirmek öyle kolay değil. On yıl sonra İsviçre’de Muzot Şatosun’da tamamlanıyor ağıtlar.

Rilke Duino ağıtlarında “Görünenler” karşısında derinleştirdiği iç sesini birilerinin duymasını istiyor. Bu iç sesin Rilke’nin hayatıyla yakından ilgi olduğuna şüphe yok. Haykırmalar yıllardır biriktirilen bir varoluşu da temsil ediyor. Dış dünyayı dönüştürmeye çalışan bakışlar artık şairin kendisine de dönmüştür. Rilke’nin hitabı ise artık bambaşka bir kata ulaşma çabasındadır: “Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?”

Çeviride sadece “Dördüncü Ağıt” ve “Altıncı Ağıt”ın kapısı aralanıyor. “Dördüncü Ağıt”ta parçalanmış bir “Ben” duygusu var. Bu varoluşsal bölünmede içe dönen bakışlara şairin tedirginlikleri ve korkuları da eşlik eder. “Kim korkmamıştır otururken kendi kalbinin / perdeleri önünde?”  “Bilinç” bir acı kaynağıdır. Bu acı bir tek çocuklara ve ölmekte olanlara dokunmadan geçer. Altıncı ağıtta ise şair “kahraman” insan kavramını irdeler. Kahraman sıradanlığın, yetersizliğin karşısında güçlü bir nehirdir. Kahramanı kahraman kılansa varoluşunu gitmelerle dolu olması. “ Şaşılası bir yakınlık vardır kahramanla genç / ölüler arasında. Süreklilik / değildir kahramanın çabaladığı. Gidişi varoluştur; / hep alıp götürür kendini ve hep bir başka tehlikenin / burcudur girdiği”

Kitapta 1663 yılında Montecucoli’nin Osmanlılara karşı düzenlediği sefer sırasında ölen ve kendi atalarından olan bir soylunun yazgısından esinlenerek yazılan Sancaktar Cristoph Rilke’nin Aşkı ve Ölümü Üzerine Bir Ezgi, Resimler Kitabı ve Saatler Kitabı’ndan şiirler de var. Rilke’nin Duino Ağıtları’ndan önce yazdığı bu şiirler bir geçiş dönemi olarak değerlendirilebilir. Son bölümde ise şairin yaşamının sonunda dile gelen Orpheus’a Sone’den bir şeçki yer alıyor. Duino Ağıtları’nın tamamlandığı Muzot Şatosu’nda yazılıyor Orpheus’a Sone.

Rilke’nin şiirini önemli kılan yaşama şeklinin de en az şiiri kadar önemli olmasıdır. Hep şiiri için yaşamış ve gördüğü her şeyi şiirin altın kovanına toplamıştır o.

Rilke Muzot şatosunda kalırken bir gün şiirlerine tutkun bir kadın Rilke’yi görmeye gelir. Rilke teşekkür için şatonun bahçesinden gül toplar. Eline bir gül dikeni batmıştır ve ağrısı arttığı için hekime görünür. Hekim o kara haberi söyler. Rilke kan kanseridir ve hastalık ilerlemiştir.  İki ay sonra 29 Aralık 1926 Rilke’nin ölüm tarihi olarak geçer kayıtlara

Ve bu yazının son cümlesine de bir mezar taşı konulmalıdır. Rilke’nin kendi yazdırdığı mezar taşı:

Rose, oh reiner Widerspruch, lust, / niemandes Schlaf zu sein unter soveil / lidern.

"Gül, ey saf çelişki, / hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci / onca gözkapağı altında."





[i] Rainer Maria Rilke, Bütün Şiirlerinden Seçmeler, ( Çev. Ahmet Cemal ), İstanbul, 2014, S. xi
[ii] Rainer Maria Rilke, Malte Luorids Brigge’nin Notları, Çev: Behçet Necatigil, 4. Basım, İstanbul, 2012, S. 21
[iii]Rainer Maria Rilke, a.g.e. S. 11
[iv] Rainer Maria Rilke, Seçilmiş Şiirler - Duino Ağıtları, ( Çev. Turan Oflazoğlu ), İstanbul, 1997, s.7.
[v] Funda Kızıler, “Rilke’nin Duino Ağıtları Üzerine Bir Yakın Okuma”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 1: 2005


(Hece Dergisi, Sayı 216)

SALLANAN AT





















Sallanan tahta atın. dıgıdık
yelesini üflüyor perde
bir düştür bu
küçük bir çocuğa üşüşmüştür
Rosinante değirmenlere yürümüştür
sınırlar birer engel cennete

düşündeki dünyada
bütün bayrakları indir
vatansız dolaşalım seninle
coğrafyada çizgisiz çizilsin haritalar
hayâl hakikatten daha kolay değil mi?

Sallanan tahta atın. dıgıdık
bir masala üç elma
sağaltıp dipsiz  pencere
içi gök dolu su kova
yıldız suyu emdirip
atlara, çocuklara, madencilere

işte atın burada sen buradasın
ben tuttuğun yelesinde düşün
iki binici çok bu şiirde
o zaman atını düşün sürsün
düşün erek yok o lâlım

Sallanan tahta atın. dıgıdık
güneye inerken yumruklayalım
gizlenen kapıları şiirde
şiir mabedi duyguların
yalnızlık dua ediyor
Şam'da terkedilmiş bir evde

Sallanan tahta atın. dıgıdık
atını bağlasın görkemli büyücü
kuşkuyla bakıyoruz ölümlüye

(Hece Dergisi, Sayı 216)